Şu da emredildi: Yüzünü dine bir Hanif olarak çevir. Sakın müşriklerden olma.
Yunus Suresi 105
Ben bir Hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben.
Enam Suresi 79
İbrahim ne bir Yahudi idi, ne de bir Hıristiyan. O sadece hanif bir müslümandı. O müşriklerden değildi.
Ali İmran Suresi 67
Şu da kuşkusuz ki, İbrahim başlıbaşına bir ümmetti; bir Hanif olarak Allah'ın önünde eğiliyordu. Müşriklerden değildi.
Nahl Suresi 123
De ki Allah doğrusunu söylemiştir / vaadinde sadıktır.Haydi artık Hanif olarak İbrahim'in Milleti'ne uyun! Müşriklerden değildi o.
Ali İmran Suresi 95
Allah'a ortak koşmadan, Hanifler olarak... Allah'a ortak koşan kişi, gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgar onu uzak bir yere fırlatıp atıyor gibidir.
“Bilmediğin şeyin ardına düşme, duyman, görmen ve muhakemen bunların hepsi, ondan sorumludur” 17 İsra:36
Rıdvan çeliköz
Kuran’ı Kerim’e göre duyular, etrafımızdaki somut eşyaları ve dünyayı gözlemek ve kavramak için birincil bilgi kaynağıdır. “Allah sizi annenizin karnından bir şey bilmediğiniz halde çıkarmış, size kulak, göz ve kalp vermiştir.” (16 Nahl 78) Bu ayette iki husus açıktır. İlki insanın doğuştan bilgilerle gelmediğidir. İnsanda bilgi edinme yetenekleri\donanımları potansiyel olarak mevcuttur yani hazır verilmiş\ikram edilmiştir. Ancak bunlar adeta boş bir levha (tabular asa) mahiyetindedir. İnsanın sahip olduğu bilgiler sonradan kazanılan\kesbi bilgilerdir. İkinci olarak bilgi edinmede göz, kulak ve kalp gibi, dış ve iç duyu organları önemli rol oynamaktadır. İşte biz bu yazımızda bunların izahını yapacağız.
Bilinenler yada bilme konusu edinilenler varolanlar ‘görülenler’ ve ‘düşünülenler’ (kavrananlar) olarak ikiye ayrılır.
Bilgi elde ettiğimiz kuvvelerimizi (yetilerimizi) iki sınıfta toplayabiliriz: Birincisi, algı\idrak yetisi; ikincisi, zihin. Algı\idrak yetisi, dış dünyaya açılan yetilerimiz ile kendi iç dünyamızı duyumlamamızı sağlayan yetilerimizin bütünlüğüdür. Bu durumda içe ve dışa dönük algı\idrâk yetilerimizin olduğu anlaşılmaktadır.
Algı\idrâk yetisinin içe açılmasını sağlayan bilinç (şuur) yetisidir. Bu durumda biz, dış dünyayı beş duyu organı ile iç dünyamızı ise bilinç ile algılarız\idrâk ederiz. Beş duyumuz\Havâss-ı Zâhire ve organları ise şunlardır. İşitme\kulak\kuvve-i Samia, görme\göz\Kuvve-i Bâsira, tatma\dil\Kuvve-i Zâika, koklama\burun\Kuvve-i Şâmme ve dokunma\deri\Kuvve-i Lâmisa. Eskiler dışa dönük duyu organlarına Havâs-zahire demişlerdir. Bilinç veya şuurumuzun organı ise beynimizdir. Görülenleri idrâk etmek\algılamak duyularla ve duyu organlarıyla olduğuna göregörünenleri idrâk etmek\algılamak fizyolojik bir olgudur. Bilinçsiz hiçbir idrâk\algı olmayacağına göre, dış idrâklerimizde\algılarımızda iç idrâk\algıya (bilince) bağlı kalacaklardır. Bilinç duyumuzla biz iç dünyamıza açılabiliriz (kendi kendimizi tefekkür ederiz). Göz ile dış dünyaya/nesnelere/eşyaya açılınca, bu duyu organıyla elde ettiklerimizin farkına bilinç ile varabiliriz. Bunlar bize hazır sunulmuş/ikram edilmiştir. Yani kendimizi bilmemiz, duyu organlarımız, duygularımız ve yaşadığımız evren bize hazır verilmiş/ikram edilmiştir. Bütün bunların yapımında ve yaratılmasında bir katkımız söz konusu değildir.
Algı\idrâk yetisinin verileri, sadece duyusal algılardan\idrâklerden ibaret olamaz. Bunlara ilaveten duygusal algılar\idrâkler da vardır; bunlara genel olarak ‘duygu’ demekteyiz. Duyguyu “doğrudan algıların\idrâklerin etkisi ile veya algılara\idrâklere tepki olarak oluşan his ve bu hissin zihinsel tezahürü duygudur”. Bu tanım duyguyu hem bedensel yani fizyolojik bir olgu hem de zihinsel bir olgu olarak görmektedir. O halde sadece duyusal algıların\idrâklerin etkisi ile bedenimizde meydana gelen bir his, duygu olamaz; bu hissin duygu olabilmesi için zihinsel olarak tezahür etmesi gerekir. Hislerin zihinsel olarak tezahür etmesi ‘duygusal yetenek’lerimizle olmaktadır. Duygusal yeteneklerimiz, duyusal yeteneklerimiz gibi bizde doğuştan vardır. Duyusal algıların\idrâklerin his olarak bizde oluşmaları için duygusal yetenekleri etkilemeleri gerekir. Bu his, zihinsel olarak tezahür edince duygusal yetenekte bu hisse karşılık gelen duygu açığa çıkar. Bir hissin duygusal yetenek içerisinde zihinsel olarak tezahür etmesi duygu olduğuna göre, duyguların zihinsel faaliyetlere ve dolayısıyla bilgi edinme sürecine olan katkıları açıkça ortadadır. Zira bir hissin zihinsel olarak tezahür etmesi için bir zihinsel bilinç durumunun hasıl olması ve ayrıca diğer zihinsel yetilerimizden olan aklın düşünce faaliyeti ile işe el koyması gerekmektedir. Bir duygunun bir tarafında algısal\idrâksal his diğer tarafında düşünsel akıl bu ikisi arasında ise zihinsel bilinç yer almaktadır.
Bir duygu tavrında his tarafı ağır basarsa kişi “duygusal davranış” sergiler; fakat düşünsel tarafı ağır basarsa kişi daha mantıklı davranışlar sergiler. Duygunun, zihin düzeyinde tezahürü zihinsel bilinçle gerçekleştiğine göre, zihinsel bilinç bütün duyguların tezahür merkezidir. His düzeyindeki duygularda bedensel merkez merkezi sinir sistemidir. Bu merkez mahallidir ve bu bakımdan hislerin tanınmasını sağlar. Zihinsel bilinç mahalli olmayıp bir nevi tüm benliğimizi saran kavramsal intikal yetimizdir.
Algıdaki\idrâkteki bilinç bizzat duyusal olarak benliğimizin, var olduğumuzun farkına varmamızı sağlayan bir yeti olup kavramsal değil tamamen duygusaldır. Zihindeki bilinç ise duygusal olmayıp tamamen kavramsal olarak benliğin, varlığın farkına varmamızı sağlayan fikri bir yetidir. Kısaca algıdaki\idrâkteki bilinç “duygusal bilinç” zihindeki bilinçse “zihinsel bilinç” tir.
Duyusal bilincin verilerinin\bilinç duyularının zihne intikal etmesi ile zihinsel bilinç işlevini yerine getirebilir. Böylece “benlik\ene\ego” ortaya çıkar. Zihinsel bilince bu işlevi yönünden “benlik\ene\ego” yetisi de diyebiliriz. Benlik\ene\ego bir çok duygu verilerinin fikri bir işleme\kavramsal düşünceye tabi tutulması ile oluşan bileşik\mürekkep bir duygudur. Bileşik duyumuz sadece benlik\ene\ego değildir. Acıma duygusu, sevgi, endişe, arzu gibi diğer bazı duygu verilerinin zihinsel bilinçte\benlik\ene\ego da birleştirilmesi ile ortaya çıkan “vicdan” gibi bileşik duygularda vardır.
Buraya kadar bilgi edinme sürecinde iki türlü algısal\idrâksel veri üretenyeti saptadık: Duyular yetisi, duygular yetisi. Bunlardan birincisinin verilerine “duyusal algı\idrâk” diğerinin verilerine ise “duygusal algı\idrâk” diyebiliriz. Tüm bilgimizin başlangıç noktası, bu iki algıdır\idrâktir. Akıl bu iki kaynaktan aldığı verileri, onlara tekrar başvurmadan değerlendirebilir ve böylece elde ettiği bilgilerden, algı\idrâk verilerine ihtiyaç duymadan ve onlardan bağımsız olarak yeni bilgiler üretebilir. Aksi halde spekülatif düşünce olmazdı. İnsan zihninin kavramsal düşünce işlemini başlatabilmesi için bir başlangıç malzemesine ihtiyaç vardır ki, bu da algı\idrâk verileridir. Bütün bilginin nihai kaynağı algısal\idrâksel verilerdir; yani duyusal ve duygusal algılardır\idrâktir.
Algısal\idrâksel verilerden zihinde oluşan ilk bilgi türü tecrübedir. Fakat bundan önce kişinin kendi kendini algılaması/bilincinin farkına varması\idrak etmesi vardır. Tecrübe nesnelere\eşyaya en yakın bilgidir; çünkü algısal\idrâksel verilerden zihnimizin doğrudan ürettiği bilgidir ve nesnelerle doğrudan temas halinde olan algı\idrâk yetilerimizin ürettiği bilgi malzemesi de algısal\idrâksel veridir.
Bilgi malzemesi\ham madde\işlenmemiş bilgi olarak gördüğümüz algı\idrâk verileri (duyusal ve duygusal algılar\idrâkler) zihin tarafından otomatik işleme sokulmazlar; aksine belli aşamalardan geçerek düşünsel olarak süzüldükten sonra nesnelerden soyutlaştırılırlar. Algı\idrâk verilerinin böylece zihinde tabi tutuldukları bu işleme “düşünce” veya “düşünme” demekteyiz. Düşüncenin ilk ürettiği bilgi “genel tecrübe” veya “hayat bilgisi” ismini verdiğimiz zihinsel birikimlerdir. Günlük hayatta kullandığımız bütün tecrübî bilgiler bu türdendir. Ancak belli bir tecrübe, genel tecrübeyi yani hayat bilgisini aşmakta “özel tecrübe” sınırlarına girmektedir. Bu tecrübe, genel tecrübe üzerine kurulan düşünsel bilgi olup tamamen uygulamaya yöneliktir. Bu yüzden uygulamada bazı yeteneklerin gelişmesi ile daha belirginleşir. Özel tecrübe, yeteneklerin geliştirilmesi ile yakından ilgilidir.
Genel tecrübeden özel tecrübe aşamasına geçtikten sonra bilgi giderek soyutlaşır. Bilgi, temel olarak hükümlerle ifade edildiğinden üst aşamalara geçtikçe hükümler, genellemeler olarak tezahür etmeye başlar. Genel tecrübeden, özel tecrübeye, buradan da olgusal bilgiye geçiş böyledir. Olgusal bilgi, genel ve özel tecrübenin teknik bir türü olan deney ve gözleme dayanır; bu yüzden bu bilgi “yaşantısal bilgi” olarak da adlandırdığımız genel ve özel tecrübeden ayrılmaktadır. Deney ve gözlem, tecrübede belli bir yöntemin kullanılması olduğundan bu yöntemin geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Bu yöntem geliştirme faaliyetleri ve geliştirilen yöntemlerin bilgi edinme sürecinde kullanılmaları, bazı düşünsel\zihinsel disiplinlerin doğmasına yol açmıştır ki, bunlara “bilim” demekteyiz. Zihinsel işlemlerin üçüncü aşaması “olgusal bilim” aşaması olup bununda iki ayrı kademesi vardır; deney ve gözlemden kuram oluşturma, kuramlar kullanarak yeni bilgilere doğru gitme.
Olgusal bilim aşamasını, dördüncü aşama olarak günlük bilimlerin bilgisi oluşturmaktadır. Günlük bilimler, uygulama bilimi olarak tıp, mühendislik ve ahlâk gibi bilgileri içerdiğinden bunlar olgusal bilimlerin bilgisine dayanmak zorundadırlar.Diğer taraftan da nesnelerden soyutlaşma açısından en uzak olan aşkın bilimlerin bilgisine amaç açısından ihtiyaç duymaktadırlar. Aşkın bilimlerin bilgisi ise bilgi edinmenin en son aşamasını teşkil etmektedir.
Duyusal ve duygusal algılardan\idrâklerden elde edilen birikimler bilgi değildir. Bunlar fizyolojik etkileşimlerle oluşan birtakım “intibalar” dır. Bu intibaların bilgiye dönüşmesi için kavramlarla ifade edilmesi gerekir. Zaten insan bilgisinin en önemli özelliği böyle kavramlarla ifade edilebilir olmasıdır. Kavramlarla ifade edilmeyen algısal\idrâksel intibalar, konuşma\dil ile diğer insanlara iletilebilir. Ancak algısal\idrâksel intibaların dil ile ifade edilebilmesi için düşünceye ihtiyaç vardır. Algısal\idrâksel intibalar ilk önce düşünceye malzeme olmak üzere sevk edilir. Böylece bilgi edinme süreci tamamen farklı ve soyut bir aşamaya geçmiş olur.
Zihnimizin algı\idrâk yetisi ile doğrudan temasa geçtiği iki önemli yetisi vardır; benlik yetisi\zihinsel bilinç ve algı\idrâk verilerinin biçimlerini resimlendiren tasavvur yetimiz\hayal\el-Kuvvetü’l-Muhayyile. Benlik yetisi\ene\ego, hem dış, hem de iç duyusalalgıları\idrâkleribilinç düzeyine çıkarır ve bu algılardan\idrâklerdenveya bu algılara\idrâkleregösterdiğimiz tepkilerdenoluşan değişik ve üst düzey bir duyuyu yansıtarak duyguların meydana gelmesi işlevini görür. Duyguların bizde oluşturdukları intibalar zihne tekrar tasavvur yetisi aracılığı ile intikal ettirilir. Tasavvur yetimiz olan “hayal”, duyusal veduygusal algıları\idrâklerizihinde yeniden canlandırır ve bu algılardan şekilli olanlarını ”biçimselleştirir”. Hayal algı\idrâk verilerine zihinsel bir içerik kazandırarak bunları düşünmek üzere, bizzat düşünce yetimiz olan akla intikal ettirir. Bütün algı\idrâk verilerinin düşünüldüğü yeti , aklıdır. Algı\idrâk verilerini akla hayal intikal ettirdiğine göre, hayal, aklın bir alt yetisidir. Aklın üst yetisi de “irade”dir; çünkü düşünme işleminden sonra akıl, irade ile hükümverebilmektedir. Hüküm verme işleminden sonra akıl, kendinde oluşturduğu bazı kalıplar vasıtası ile çıkarımlarda bulunur ki, bu işleme biz ”akıl yürütme” demekteyiz. O halde aklın, bilgi edinme sürecinde iki önemli işlevivardır: Düşünme ve akıl yürütmedir. Bu ikiişlev arasında kullanılan vasıta ise, irade yetimizdir. Duyusal ve duygusal algıların\idrâklerin, zihinsel bilinçlekavramsal bilinç düzeyine çıkmasından, hayal, akıl ve iradede tabi tutulduklarıişlemin sonuna kadar geçen bütün aşamalar, düşünce olarak tanımlanmaktadır. Buna “zihinsel düşünce” diyebiliriz. İkincisi ise, bizzat aklın kendi başına gerçekleştirdiği düşüncedir. Buna da ”akılsal düşünce” diyebiliriz. Akıl, bizzatdüşünce yetisi olduğundan bu işlevini nasıl gerçekleştirdiğini kısaca ele almalıyız.
Akıl, düşünce eylemini zamanlaveyatecrübedenelde ettiği bilgilerden, kendinde oluşturduğu bazı ilkelerlegerçekleştirir. Yine bu aynı yollarla oluşturduğu birtakım kalıplarla akıl yürütme eylemini gerçekleştirir. Aklın ilkelerini ve aklı yürütme kalıplarını inceleyen disiplin, bilgi felsefesinin bir alt bilimi olan mantıktır. Akıl düşünürken rastgele düşünmez; bir takım ilke ve kalıpları kullanarak bu bilgi edinme sürecini işletir.
Zihnimiz bazen topyekün bütün alt yetileri ile aniden bir bilgiye ulaşır. Bu zihinsel tecrübeyi hepimiz belli zamanlarda yaşamışızdır. Belli bir sorunu uzun müddet çok uğraşmamıza rağmen çözemezken bir gün aniden onun çözümünü içimizde buluruz ve böylece o sorunu gerçekten de çözeriz. Bütün bu bilgi basamaklarını atlayarak böyle ani sonuca ulaşan yetimiz “sezgi”dir. Sezgi zihinsel bir yeti olup, bilgi yetisi olarak “çıkarım” işlevini görmektedir. Birde “algısal\idrâksel sezgi” dediğimiz zihinsel sezginin bir benzeri algıda\idrâkte vardır. “İnsanın içine doğan bir his” olarak tanımlayabileceğimiz bu sezgiye “duygusal sezgi” diyerek bunu “dolaysız bir çıkarım yetimiz” olan zihinsel sezgiden ayırmalıyız. Bu her iki sezginin de bilgi sürecinde üstlendikleri işlevler vardır. Algıdaki\idrâkteki sezgi, temelde bir duygu olduğu için bilgideki işlevi aynen diğer duygularınkine benzer. Zihinsel sezginin işlevi ise “dolaysız çıkarım”dır.Bu durumda bilginin iki temel kaynağı olan zihin ve algı\idrâk yetimizde birikime tekabül eden iki önemli yeti vardır; biri bilinç diğeri sezgidir. Ancak bu yetilerin işlevleri farklıdır. Bu bakımdan zihindeki düşünce ile ilgili bu yetileri algıdakilerden\idrâktekilerden ayırd etmek için “zihinsel bilinç\benlik yetisi”ve “zihinsel sezgi\çıkarım yetisi” ; algılardaki\idrâklerdeki ise “duyusal bilinç” ve “duyusal sezgi\algısal\idrâksel sezgi” olarak adlandırmaktayız.
Duyusal algıya\idrâke konu olan âlem, gördüğümüz\hissettiğimiz\maddi\şehadet âlemidir. Duygusal algımıza\idrâkimize konu olan nesneler\eşya ise, duyusal algıyı\idrâki aştığından “aşkın âlem\gayb” olarak adlandırılabilir. Huwa Allahu ellezi lâ ilahe illâ huwa, âlimu’l-gaybi we’ş-şehâde.
not: Bu yazı daha önce bir yerel bir dergide yayınlanmıştı. Cin13 kardeşimin ilgisini çekeceğini düşündüm, eleştirilerini beklerim
selam ve dua ile,
rıdvan
__________________ Tanrı'ya inanan adam olmak kolay, ve fakat Tanrı'nın inanacağı adam olmak zor!
Yazınız hakkında bazı yorumlarda bulunuyorum.Umarım kırılmazsınız. Hatam, yanlış anlamam varsa özür dilerim. Uyarırsanız düzeltirim.
Bilginin kaynağı konusunda birden fazla ekol sırayla önümüze konmakta. Bunların tümünü karıştırarak bir felsefe ortaya konmaya çalışılıyor. Bu ise tutarlılığı güçleştiriyor.
Önce, doğuştan bilginin varlığını reddediyor. Zihnin başlangıçta boş levha (doğrusu “tabula rasa” olmalı) olduğunu kabul ediyor. Bilginin kaynağını deneye bağlıyor. Bu ekol John Locke’ın kurduğu ampirizm. Benzetmeler Locke’dan.. Bununla birlikte, duyu organlarına ek olarak “iç duyu organları” adında bir tanım icat ediliyor. Daha sonra bu “iç duyu organları” zihin olarak tanımlananacak. Oysa zihin, bilgiyi kendi dışından alma yeteneğine sahip değildir.
Nahl 78’te belirtilen bilgi kaynakları kulak, göz ve kalp olduğuna göre yazı, “zihin eşittir kalp” iddiasında bulunuyor. İç dünyamızı algılamaya yaradığı iddia edilen kalp yani zihin, tüm duyumları algıya çeviren bir mekanizmadır. Bir duyu organı değildir.
Daha sonra yazı, zihnin fonksiyonunu bir duyu organı olmaktan alıp, duyumları algıya çeviren, kategorize eden, yorumlayan bir konuma yükseltiyor.
Demek ki zihnin bu bilgileri alıp yorumlaması, algıya dönüştürmesi, zihnin duyumla gelen bilgiyi alıp kendinde doğuştan var olan formları kullanarak belirli yapılara kavuşturması söz konusu.
Bu formlar nedir? Örneğin, uzay ve zaman. Biz, uzay ve zamanı görmeyiz ama uzay ve zaman ile görürüz.
Örneğin, nedensellik ilkesi. Biz, herhangi bir deney ya da duyumda “herşeyin bir nedeni olduğu”nu göremeyiz. Bu ilke, uzay,zaman kavramları gibi doğuştan var olan zihinsel formlardır.
Bu bilgiler bize deney ile gelmemiştir.
O halde zihin doğuşta tabula rasa değil, belirli formlara, kategorilere sahip olmalıdır. Bu ise, ilk görüş ile çelişir.
Zihnin, duyumlara can vermesi, deney ve akılın birlikte bilginin kaynağını oluşturdukları bilgi felsefesi ekolü Kant’ın eleştiricilik ekolüdür.
Daha sonra, duygusal algı bir algı kaynağı olarak ortaya çıkarılıyor. Oysa, duygusal algılarda değil, tüm algılarda zihnin işlevi zorunludur. Duygular da sadece, zihnin bu algılara verdiği kimyasal tepkilerdir. Duygusal tepkilerimiz ile görme işleminde beynin işleyişi açısından bir fark yoktur. Duygular, yani vücudumuzun algılara verdiği tepkiler birer bilgi kaynağı değildir. Duygular, farklı organik moleküllerin, vücudumuzun farklı organlarını ve beynin farklı bölgelerini uyarması sonucu oluşan savunma mekanizmalarıdır. Ne dış dünyaya ne bilinç düzeyimize ya da farkındalığımıza kazandırdığı bağımsız bilgi mümkün değildir.
Devamında ise, zihin ile ilişkilendirilen duygu yeteneklerimizin doğuştan var olduğu söylenerek, aslında zihnin doğuşta boş levha olmadığı söyleniyor.
Sonda ise aracısız bir bilgi kaynağına, sezgiye değiniliyor. Bu ekol ise Gazali, Bergson gibi filozoflarla temsil ediliyor. Sezgiyi yazının tümünde nereye koyacağımızı bilemiyorum. Kalp yerine mi? Bilginin kaynağı konusunda tüm ekoller biraz karıştırılmış gibi.
__________________ Dinin bakış açısına göre,tüm bu fantastik harikulade evren,tüm bu karmakarışık şeyler, ancak, Tanrı’nın, insanların iyi ve kötü için çabasını gözlediği bir sahnedir.. Bu sahne,bu oyun için çok büyük!
kasas suresi on dördüncü ayeti okurken aklıma üşüşen bir düşünce...
14. Musa yiğitlik çağına erip olgunlaşınca, biz ona hikmet ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz böylece mükafatlandırırız.
iyilik edenleri güzel işler yapanları muhsinleri allah böyle mükafatlandırdığını söylüyor...
onlara ilim ve hikmet vererek...
ilim ve hikmet öyle büyük birer nimet ki...
ona ancak iyiler layık olabiliyor...
cennet acaba ilim ve hikmet yurdu mu...
kendilerine nimet verilenlerin yoluna bizi ilet derken bize ilim ve hikmet ver mi diyoruz aslında ...
bilgi güçtür demiş birisi...
şu an bilgiye sahip olanlar hep üstün güçlü ve ileri...
ilim ve hikmete layık olanlardan oluruz inşallah...
iyilerden..
__________________ O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Değerli kardeşim, size kırılmam, darılmam yukarıda yazıklarınız yüzünden mümkün değil. Bilakis bana cevab vermeniz beni fazlasıyla memnun etti.
Bir iki şeyi açıklığa kavuşturmam gerekli, yazı birkaç makaleden oluşan bir yazı dizisiydi. Bu yazıda ben “bilme” üzerinde durmuştum, “nasıl biliyoruz?” sorusuna bir cevab olabilecek bir yazıydı. Daha sonra “bilgi kaynakları” takib ediyordu (akıl, sadık haber vs. falan).
16:78’de bir şey bilmediği halde ifadesinden zihne dikkat çekmiştim, doğuştan “bilgilerle gelmiyoruz” demiştim. Yine öyle düşünüyorum. “Kulak, göz ve kalb vermenin” “bi’l-kuvve/potansiyel” olduğunu veya “hammaddeleri” rafine edecek/bilgiyi işleyecek “rafinerinin” hazır olduğunu “bi’l-fiil-etkin” olması için ham madeye/bilinenlere ihtiyaç duyduğumuzun belirtmek istemiştim (tabular asa klavyeden kaynaklanmış gözden kaçırmışım doğrusu sizin yazdığınız gibidir.).
Bu yazıyı “akıl eden kalb” başlığında bir yazı devam ediyordu.
“İç duyu Organları” ifadesini, yazdıklarınızdan çıktı alıp birkaç kere okumama ve yazımla karşılaştırmama rağmen bulamadım. Ben gözden kaçırmış olabilirim (bu hafta gece çalışıyorum). Yine “iç dünyamızı algılamaya yaradığı iddia edilen kalp yani zihin” ben buna “bilinç” demişim. (Bilinçsiz hiçbir idrâk\algı olmayacağına göre, dış idrâklerimizde\algılarımızda iç idrâk\algıya (bilince) bağlı kalacaklardır. “Bilinç duyumuzla” biz iç dünyamıza açılabiliriz (kendi kendimizi tefekkür ederiz).) Siz “bilinç duyusu” ifadesini mi böyle anladınız?
Beş duyu ile dış dünyayı algıladığımızı, iç dünyamızı da bilinçle/şuurla algıladığımızı belirtmiştim, bunların her ikisi de elbette zihne ihtiyaç duyarlar.
Uzay ve zamanı hazır bulduğumuz yine bu yazı dizisinde vurgulanmaktaydı burada tekrar etmemiştim.
Oda şöyleydi;
“Dünya’da (Uzay\nesneler\eşya) ve zamanda doğuyoruz . Doğumumuzdan itibaren bütün bildiklerimiz Dünya’da (uzayda\nesnelerde\eşyada) ve zamanda gerçekleşmektedir. Dış dünyayı algılarken\idrak ederken duyu organlarını kullanıyoruz. Dış dünya (uzay \nesneler \eşya) ve zaman ile zihnimiz arasındaki köprüduyularımızdır\algılarımızdır.. Zihnimiz\aklımız dış dünya ile birebir irtibata geçemiyor. Duyu\algı organlarımız aracılığıyla bunu yapıyor. Dış dünyadan aldıklarımızı zamanla/bellek/hafızaylazihnimiz (aklımız) yorumluyor, bağlıyor, engelliyor, çıkarıyor, topluyor vs.Akıl burada “kavramsal algı” merkezimizdir. O dış dünyayı (uzay\nesneler\eşya) ve zamanı hissedemez göz görür, gözümüzde dış dünyayı (uzay\nesneler\eşya) ve zamanı kavramlarla ifade edemez. Duyularımızın algıladığı\idrak ettiği şahadet alanıdır akılda bu alanı kavramlaştırır, bilinir kılar. Duyularla algılanamayan deney ve gözlem konusu olmayan gayb alanı ise insan aklıyla bilinemez fakat aklın anlayacağı bir duruma getirilebilir. “Gayb bilinemez ancak anlaşılabilir” yani gayb akli değil ma’kuldür.”
Değerli kardeşim size, hem bana faydalı olabilecek hem de site deki kardeşlerimize faydalı olabilecek şekilde ve konuya ilgi duyan kardeşlerimizin katkılarıyla yazışmayı öneriyorum, uygun olursanız bir yerden başlayalım ve devam edelim Yunus'un dizeleri başlangıç olabilir (çok uzun olmayan karşılıklı ifadelerle). (Gece işten çıktım iletilerinizde seçici davrandım daha sonra devam edersek döneriz diye, bunun için özür diliyorum).
Selam ve dua ile,
rıdvan
__________________ Tanrı'ya inanan adam olmak kolay, ve fakat Tanrı'nın inanacağı adam olmak zor!
Katılma Tarihi: 26 nisan 2007 Yer: Australia Gönderilenler: 854
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP
Merhaba
Musa hakkinda soylenilenler, ayetin butunlugu ve konu akisina dikkat edilmeden, yanlis anlasilmaktadir. Ayet iyilere nasil karsilik verildiginden bahsetmektedir. Musa kendisine hukm ve ilim verilerek mukafatlandiriliyor. Ayni muhammedin dalaletten,hidayete......sureci iman nedir kitap nedir bilmedigi donemden sonra ona da lutfedildigi gibi.Musa'ya bu mukafat, dunya yasaminda veriliyor. Musa'nin sahsinda anlatilan iyi kimse, rabbini taniyarak ona yonelen kimse.
Kuran'da iyi taniminin inanctan kopuk hic bir tanimini bulunmaz. Bosuna aranmasin. Aslinda bu dogru bir davranis da degil, benimsenen dusuncelere on yargilara,mesned aramak gayretleri. Ilgisi olmayan ifadeleri ilgisi olmayan alanlara yansitmak.
Mumin olmayan kimse bir muhsin olamaz Kuran'a gore. Olur diyen izah etsin Kuran'a gore.
Mumin =muhsin.
En buyuk iyilik, inanc ve onun yansimasi olan salih yasamdir.
Kuran'in inananlar icin kullandigi isimler inananlarin cesitleri olusundan degil, bir inananin nitelikleri olusundandir.
Inanan iyi olmak zorundadir, iman kotulugu emretmez.
Iman ve salih yasami anlamamis, yoldan cikmis tabela muslumanlarini goz onunde tutarak degerlendirme yaparsak, buyuk hata islemis oluruz.
Allah'i unutanlarin yasamlarina agzinin suyu akanlar onlarin ic dunyasindan hic haberdar degiller . Gosteris ve mecburiyet iyileri doguran Allahsiz toplumlara imrenmek yerine, layikiyla islam olmak gayretleri tasimaliyiz. Batiya imrenerek, onlarin dis goruntusunun hayaline kapilarak inancin artik gereksizligini savunanlar, teshisi dogru koyamamaktadirlar.
Allah'li bir yasam amaciyla insanliga lutfedilen risalet muessesesinin, luzumsuzlugu yonunde ki dusunceler tamamiyle yanlistir. Bunlara inaniyoruz, ancak bunlar gecmisteki doktorlarin receteleridir dusuncesi de aslinda bu muesseseyi tanimamaktan, risalete bilincli bir sekilde inanmamaktan kaynaklanmaktadir.
Risaletle sunulan receteler Allah tarafindan belirlenmistir, Insanligin hastaligi musterek ve tedavisi de musterektir. Bu yuzden din-recete Kuran ifadesiyle; Nuhtan beri ayni ozde yeniden vahyedilmistir-yazilmistir. Bu hastaliklarin tek mutehassisi Yuce Allahtir. Hastalanma riski tasiyan insanlik aleminin tehdidi, mikroplarinin en buyugu, Allah'i tanimamak, ona denkler kilmak ve bunlarin acilimlaridir.
Allah'i geregi gibi taniyan, surekli ona muayene olan, mikroplara karsi surekli ilahi asidan vurulan, ilaclarini duzenli alan kimsenin hastalanma riski azalir.
Kuran'i geleneksel cizgideyken hic tanimayan kimselerin Kuran'a gecis sureclerini dengede gecirmeleri kolay bir is degildir. Kuran anlayislari berraklasmadan, Kuran hakkindaki fiziki bilgiler gelismeden filozofluga soyunulmasi, ozden uzaklastirilmis guya islamin, agina yeniden dusmelerine sebeb olmaktadir.
Felsefe yapilmasina itirazim yok, fakat konular cok ilgisizce karistiriliyor, ne oldugu belirsiz anlayislar ustun akil urunleri gibi pazarlanmaya calisiliyor. Bazi arkadaslarimiz mustesna, Cin13 arkadasimiz goruldugu kadariyla bu alanlarda belli bir bilgiye sahip ve bu bilgileri itinali-yerince kullaniyor. Kendisini kutlarim
Bizim milletin huyu pek degismiyor, hemen alim oluruz,usta oluruz. Bizde ogrenci, cirak yoktur ki. Aslinda bilmeyiz, iste tam bu yuzden bizden ne alim, ne de usta cikar. Mustesnalar haric.
Katılma Tarihi: 26 nisan 2007 Yer: Australia Gönderilenler: 854
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP
Kuran'daki muhsinligin mukafati olarak belirtilen hukm ve ilmin dogru anlasilmasi gerekir. Musan'in yasam kesitlerinden risaletini doguracak iyiliklerinin listesi verilmemistir. Musa'nin butun yasami ilim ve hukm sonrasida goz onune alinarak sahip oldugu bir niteliktir onun muhsinligi.
kitap nedir iman nedir bilinmezken surdurulen yasam hidayet uzre degildir. Muhammed hakkinda verilen bilgilerden onun hukm ve ilm oncesi imrendirilen bir yasami yoktur. Onun sonrasi oncesinden hayirlidir. Oncesinde ona ilm ve hukm verilmemisti.
Risaleti tetikleyen nedir? Allahtan baska bunun formulunu kimse bilmez. Olsa olsa biliyor numarasi yapar.
28/14 nolu ayeti gündeme taşıyarak kritik bir noktaya parmak basmışsınız.
Bu zaviyeden hareketle fikrinizi öğrenmek istediğim nokta: Nebi/Resul olunur mu? Yoksa doğulur mu?
İsterseniz cevaplamayabilirsiniz de, saygı duyarım.
Esenlikle...
o ayeti okuyunca düşündüğüm şey nebilik rasulluk verilmesi değildi...
yani iyilere nebilik verilerek mükafatlandırılıyor diye düşünmemiştim...
ayette ilim ve hikmet le muhsinleri mukafatlandırırız diyor...
bazıları burada ilim ve hikmeti rasulluk yada nebilik diye anlamışlar ...
tefsirlerde öyle görünürüyor...
ama musa nın peygamber olması daha sonra gerçekleşiyor...
burada ilim ve hikmet den benim anladığım hepimizin okullarda öğrenmeye çalıştığımız her türlü bilgi dir...
öğretmenler iyi öğrencilerine daha çok şeyler öğretmek isterler ...
ahlaken kötü zalim kişilere kimse değerli bilgileri vermek istemez...
benim ayeti okurken aklıma gelen şey buydu sadece...
peygamberlikle bir alaka kurmamıştım...
ama nasıl peygamber olunur yada doğulur mu gibi bir sorunun cevabı beni aşar...
iyiliği ve doğruluğu tavsiye eden güzel işlere klavuzluk eden her kişinin değerli olduğunu ve sözlerinin dikkate alınmasını gerektiğini düşünüyorum...
__________________ O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Katılma Tarihi: 26 nisan 2007 Yer: Australia Gönderilenler: 854
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP
Merhaba Asim
Ayet siralamalarini esas alarak olusumlarin oncelik sonraliklarinin belirlenmesi dogru degildir. Bazi anlatimlarin basinda sonuc belirtilerek baslaniyor. Bazi anlatimlarin icinde olaylarin siralamalari vurgu geregi yer degistirebiliyor. Esas olan dinleyenin bu muhtevadan haberdar olusudur. Butunune vakif olana anlatildigi goz onunde tutulmalidir.
Ayrica Resullere iletisin baslangicina dair bir bilgimiz yok.
Konuya senin anladigin tarz iyilik pencerisinden bakarsak yaklasirsak, Musaya hukm ve ilim verilisinin hemen ardindan cinayet isliyor, Kendisi bu yanlisini zulum olarak niteliyor.
Senin siralamana gore huk ve ilm adeta insani uslandiran degilde azdiran bir ozellik.
Diger bir husus kissadan hisse yerine hukum cikaracaksak yedinci ayette Musanin resullugu zaten bildirilmekte, Musa daha bebekken.
Asim kardesim kuran'in butunselligine aykiri dusunceler icin ondan kismi cikarimlar yaparak deliller aramamiz dogru bir davranis degildir.
Kuran'in icerigine yonelik benimser tutum sergileyen kimse iman ve yasam iliskisinin parcalanmaz bir butun oldugunu gorur.
Asim kardesim Kuran butunlugunden hangi ayetlerden Inanmadan bir yasam surmenin onaylandigi anlayisini cikariyorsun. Once bu konuyu acikliga kavusturalim.
Yok eger ben Kuran'in icerigini gunu gecmis ilac olarak goruyorum diyorsan o zaman senin Kuran'a atifta bulunman da sacma bir davranis olur.
Kusura bakma kardesim ben ileri surulenlerin arkasindaki Kuran icerigini goremiyorum.
Adım Gökhan. Takma ismim olan cin13 ise cin suresi 13.ayet anlamına geliyor.Bana her iki şekilde de hitap edebilirsiniz.
---------------------------------------------
Gözünüzden kaçmış olabilir, gayet normaldir. Kardeşim şöyle yazmışınız:
“İkinci olarak bilgi edinmede göz, kulak ve kalp gibi, dış ve iç duyu organları önemli rol oynamaktadır. İşte biz bu yazımızda bunların izahını yapacağız.”
Kardeşim, ben “iç algı”, “bilinç duyusu” terimlerine karşı çıkıyorum.Duyu, sinyalleri alıp, bunu merkezi sinir sistemine ileten organ olduğuna göre bilinç bir duyu olamaz.Bilinç ancak,sizin deyiminizle hammaddeleri” rafine edecek/bilgiyi işleyecek rafineri olabilir.
Siz, insanın kendi varlığı üzerine düşünmesini “iç algı” olarak adlandırıyorsanız, bu sadece bir isimlendirme sorunu olarak görülebilir.
Rıdvan kardeşim, sizin tanımlarınızı kullanarak soruyorum:
Akıl dünyayı kavramlaştırıyor, uzay ve zamanı görmüyor ama nesneleri "uzay ve zaman ile" görüyor ve hatta dış dünya ile birebir irtibata geçemeyip duyumları toplayıp,çıkarıyor,bağlıyor ise nasıl oluyor da zihnin başlangıçta “boş levha” olduğunu söylüyorsunuz?
Açıkça, zihnin bu formlarla, kategorilerle doğduğunu söylüyorsunuz.
“Tabula rasa” ve “sezgi” kavramlarını bir kenara bırakıp, size Kant’ın bu konuda ne düşündüğünü yazıyorum. Sizin felsefeniz ile karşılaştırıyorum. Neredeyse birebir benzerliği görün istedim.
Kant’ı okumadıysanız, felsefenizi geliştirmek için kitaplarından faydalanırsınız diye düşündüm.
Kant:Doğru bilgi, iki öğeden hareketle oluşturulabilir: Deneyden gelen malzeme ve zihnin bu malzeme üzerine eklediği şey. İnsan, deneyden gelen malzemeyi kendisi yaratmaz, onu alır. O malzeme olmaksızın zihin, sadece tezgahları olan fakat işleyeceği hammaddesi bulunmayan bir fabrika gibidir.
Rıdvan:“Kulak, göz ve kalb vermenin” “bi’l-kuvve/potansiyel” olduğunu veya “hammaddeleri” rafine edecek/bilgiyi işleyecek “rafinerinin” hazır olduğunu “bi’l-fiil-etkin” olması için ham madeye/bilinenlere ihtiyaç duyduğumuzun belirtmek istemiştim
Kant: İnsan bu malzemeyi, dışarıdan aldığı şeyi kendisinde olduğu gibi hiçbir zaman bilemez.
Rıdvan:Dış dünya (uzay \nesneler \eşya) ve zaman ile zihnimiz arasındaki köprüduyularımızdır\algılarımızdır.. Zihnimiz\aklımız dış dünya ile birebir irtibata geçemiyor.
Kant:Çünkü o, bu malzemeyi ona kattığı, ona eklediği öğelerle, kendisine göründüğü gibi bilebilir.
Rıdvan: Dış dünyadan aldıklarımızı zamanla/bellek/hafızaylazihnimiz (aklımız) yorumluyor, bağlıyor, engelliyor, çıkarıyor, topluyor vs.
Kant: İnsan “kendinde şey”i, yani “numen” i bilemez. Bizim için olan şeyi, bize göründüğü şekilde şeyi, yani “fenomen” i bilebilir.
Rıdvan: Akıl burada “kavramsal algı” merkezimizdir. O dış dünyayı (uzay\nesneler\eşya) ve zamanı hissedemez göz görür, gözümüzde dış dünyayı (uzay\nesneler\eşya) ve zamanı kavramlarla ifade edemez.
Kant:Hakkında herhangi bir deney sahibi olamayacağımız veya bize deneyle verilmiş olmayan hiçbirşeyin bilgisinin gerçek anlamda mümkün değildir. Tanrı, ruh gibi metafizik kavramlar ile bilgilerin bize deney ile verilmiş olmadığı ortadadır, onlar hakkında hiçbir duygusal deneyimiz yoktur. O halde metafizik, bilinemez.
Rıdvan: Duyularla algılanamayan deney ve gözlem konusu olmayan gayb alanı ise insan aklıyla bilinemez fakat aklın anlayacağı bir duruma getirilebilir. “Gayb bilinemez ancak anlaşılabilir” yani gayb akli değil ma’kuldür.”
Yunus Emre'nin dizeleri hakkında ilk söz sizin kardeşim. Hatam varsa şimdiden özür dilerim. Kadir Bey'e de selamlar.
__________________ Dinin bakış açısına göre,tüm bu fantastik harikulade evren,tüm bu karmakarışık şeyler, ancak, Tanrı’nın, insanların iyi ve kötü için çabasını gözlediği bir sahnedir.. Bu sahne,bu oyun için çok büyük!
Sizin yetkiniz yok foruma yeni mesaj ekleme Sizin yetkiniz yok forumdaki mesajlara cevap verme Sizin yetkiniz yok forumda konu silme Sizin yetkiniz yok forumda konu düzenleme Sizin yetkiniz yok forumda anket açma Sizin yetkiniz yok forumda ankete cevap yazma